ATOM
Son Güncelleme: Pazartesi, 06 Ekim 2008 13:37 bilimselkonular tarafından yazıldı. Pazartesi, 06 Ekim 2008 13:33
| Makale İçeriği |
|---|
| ATOM |
| TEMEL PARÇACIKLAR |
| İZOTOPLAR |
| KARŞIT PARÇACIKLAR |
| KİLOMETRE TAŞLARI |
| Radyoaktif Bozunmalar: |
| NÜKLEER ÇEKİRDEK TEPKİMELERİ VE ATOM ENERJİSİ |
| PERİYODİK CETVEL |
| Tüm Sayfalar |

Atomların varlığı varsayımı gerçekten çok eskilere dayanır."Maddeyi durmadan bölersek, bu işin sonunda nereye varılır?" sorusuna bir cevap getirmek çabasıyla üretilmiş varsayımlardan biridir bu.Yüzyıllar boyunca pek çok düşünür ve bilim adamı tarafından basit, ama olgunlaşmamış kuramlar önerilmiştir.Ama sorun oldukça karmaşıktı, ancak yavaş yavaş ve giderek aydınlanabildi.
Kısası, deneyler ve aklı yürütmeyle şu sonuca varıldı:Dünya üzerinde egemen olan koşullar altında cisimlerin büyük çoğunluğu, görece kararlı moleküllerden oluşur;hidrojenden uranyuma, kütleleri 1’den 240’a kadar değişen yüz kadar farklı atom vardır.En azından iki atomun (benzer veya farklı) aralarında bağ kurabilme yatkınlığı sayesinde birleşmesi, moleküllerin ve kristallerin olağanüstü çeşitliliğini doğurur.
Moleküllerin bileşimi ve tepkimelerin incelenmesi, kimyanın konusuna girer.100 kadar farklı atom bile (bunların varlıkları ancak 1900’lü yılların sonlarında kabul edilmiştir) göze çok görünmektedir.Atomların, yapı değiştirmesine dayalı olarak ortaya çıkan radyoaktifliğin incelenmesi ve ısıtıldıklarında ışık yayma özelliklerinin ortaya çıkarılması, atomların da en basit ve en temel cisimler olmadığını ortaya koymuştur.Bunların içinde, hepsi birbirinin aynı ve negatif elektrik yükü taşıyan hafif parçacıklar olan elektronlar ile, çok daha ağır ve pozitif yüklü bir çekirdek yer almaktadır.Her çekirdek tipi bir elemente özgüdür ve atom kütlesinin nerdeyse tümünü içerir
1911’de Rutherfod’un gerçekleştirdiği bir deney, birçok başka fizik deneyine model olmuştur.Bu deney, ağır çekirdeğin atom içinde işgal ettiği hacmin, çekirdeğin elektriksel çekim kuvveti altında sürekli olarak hareket eden hafif elektronların kapladığı hacimden çok daha küçük olduğunu göstermiştir.O zamandan beri atomlar,merkezdeki bir çekirdek çevresinde dolanan elektronlardan oluşan çok küçük Güneş sistemleri olarak kabul edilir olmuştur.
Elektronlarla çekirdek arasında sürekli etkiyen bir çekim kuvvetinin mevcudiyetine karşılık, neden elektronların çekirdeğe yapışmadığını açıklamaya yönelik çabalar sonucunda Bohr atomu modeli ortaya çıktı.Bu modelde ve gezegenlerde olduğunun tersine, elektronların ancak bazı özel yörüngeleri işgal edebileceği kabul edilmek zorunda kalındı.Bu durum nedeniyle geliştirilmiş olan kuvantum fiziği, atom ve çekirdek ölçeğindeki olaylarla parçacıklar fiziğinde geçerli olan çok daha küçük ölçeklerdeki olayları tanımlamakta yararlanılan kavramsal çerçeveyi sağlar.
En güçlü mikroskopların bile göremeyeceği kadar küçük bir alanda dönüp-duran onlarca elektron, atomun içinde çok karışık bir trafik yaratır. Burada dikkat çeken en önemli nokta, çekirdeği elektrik yükünden oluşan bir zırh gibi kuşatan bu elektronların atomun içinde en ufak bir kazaya yol açmamalarıdır. Üstelik atomun içinde yaşanacak en ufak bir kaza atom için felaket olabilir. Ama böyle bir kaza asla gerçekleşmez; tüm işleyiş mükemmel bir düzen ve kusursuz bir sistem içinde devam eder. Çekirdeğin çevresinde saniyede 1.000 km. gibi akıl almaz bir hızla hiç durmadan dönen elektronlar, birbirleriyle bir kez bile çarpışmazlar.

ÇEKİRDEK:
Çok küçük bir hacim içindeki çekirdek, atomun A kütlesinin büyük kısmını oluşturur ve bu çekirdeğin Z elektrik yükü, elektronların sayısı Z’yi, yani atomun kimyasal türünü belirler.1920 yılına kadar bilinen yegane parçacıklar, proton ve elektron olduğu için, çekirdeğin A sayıda protondan oluştuğunu, bunlardan bazılarının elektronlar tarafından (çevredeki dış elektronlardan farklı olan elektronlar) nötrleştirildiğini öne sürmek doğaldı, ama bu elektronların çekirdek içinde nasıl saklandıklarını anlamak da hayli zordu.Rutherford nötr parçacıklar (nötronlar) önermişti, bunların kütlesi protonun kütlesine yakın olmalıydı;ancak 1932 yılında Chadwick, nötronu tam anlamıyla kanıtladı:çekirdek içinde elektron yoktu.
Çekirdeklerle elektronlar arasında var olan elektriksel kuvvetleri açıklamak için tasarlanan kuvantum elektrodinamiği, bu kuvvetlerin fotonların alışverişiyle, yani sıfır kütleli elektromanyetik dalgalar olan ışık parçacıklarının değişimiyle aktarıldığını ortaya koyuyordu.
Bu kuramdan yararlanan ve çekirdeklerin çok küçük boyutlu parçacıklar olmasını hesaba katan Yukava, nükleonlar arasında gerçekleşen haberci bir parçacık, yani mezon alışverişi sonucunda, kısa mesafelerde etkiyen güçlü bir kuvvetin (veya etkileşimin) ortaya çıktığını öne sürdü ve mezonun kütlesini hesapladı.Bugün pion denen bu mezon, 1947 yılında kozmik ışın etkileşimi sırasında tanındı.Bu buluş çekirdeğin "mezon" kuramını doğruluyordu.
Ama bu kuram, çekirdeklerin bütün özelliklerinin tanımlanması için yeterli değildi:mesela biçim, kararlılık koşulları, çarpışmalar vb. gibi özellikler.Bütün bu sorular, her zaman çok canlı bir bilim dalı olan çekirdek fiziğinin (nükleer fizik) konusunu oluşturmaktadır.
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
Sözün özü
"Erdemi öğretmemek, öğrenmemek, adaletle karşılaştığında onu benimsememek ve iyi olmayanı değiştirememek; işte benim kaygılarım. "
Konfüçyüs
Yeni
İki bin yılı aşkın bir süre boyunca "biricik geometri" kimliğini koruyan Euclid
geometrisinden farklı geometrilerin ortaya çıkışı kolayca sindirilebilir bir gelişme
olamazdı. Nitekim, başlangıçta yarı şaşkınlıkla önemsenmeyen bu olay, yüzyılın son
çeyreğinde sarsıcı etkisini duyurmaya başlar. Matematikçiler'in içine düştükleri şaşkınlık,
sonunda, filozofların da kolayca üstesinden gelemedikleri bir soruna dönüşmüştü. Her
biri kendi içinde tutarlı birden fazla geometri ne demekti? Uzun bir geleneğin
saygınlığını taşıyan, sayısız uygulama ve ölçmelerle doğruluğu kanıtlanan bir sistem
kuşku konusu olabilir miydi? Olamazsa, mantıksal tutarlılık yönünden eşdeğer
yetkinlikte olan değişik geometrilerin varlığı nasıl açıklanmalıydı?
Kant'a göre, geometrinin konusu uzay, temel özelliklerini aklımızın yapısına borçluydu;
geometrik önermeler bu nedenle zorunlu doğrulardı. Başka bir deyişle, bir tek
geometriye olanak vardı, o da Euclid geometrisiydi. Oysa şimdi ne görüyoruz? "Biricik"
diye bilinen bu geometriye ait önermelerden bir ya da birkaçını yadsımak, çelişkiye yol
açmak şöyle dursun, kendi içinde tutarlı geometrilere olanak veriyordu. Euclid dışı
geometrilerin ortaya çıkması, yüzyıllar boyunca oluşan kimi önyargı ve koşullanmaları
kökten sarsmaktaydı. Geometrik önermelerin apaçık ya da zorunlu sayılan doğrulukları
bir yana, doğru olup olmadıkları, hatta "doğruluk" kavramının kendisi tartışma konusu
olmaya başlamıştı. Öte yandan, birbiriyle bağdaşmaz geometrilerin kendi içlerinde
tutarlı olmaları, "tutarlılık" kavramını ön plana çeker; bu ise, matematiğin temellerine
ilişkin sorunların çözüm arayışında mantığa büyük ağırlık kazandırır.
Biri analizde, diğeri geometride kendini açığa vuran bu iki tedirginlik, 19. yüzyılı bir
bunalım dönemine dönüştürmüştü. Gerçi, 18. yüzyılda olduğu gibi bu yüzyılda da
matematiksel çalışmaların hem kuramsal, hem uygulama yönünden birbirini izleyen
önemli atılımlar içinde olduğu söylenebilir. Öyle ki, bu ikiyüz yıllık dönemi, matematik
için büyük coğrafi keifler dönemine benzetenler vardır. Denebilir ki, ilk kez bu dönemde,
birtakım belirsizlik, çelişki ve üstünkörülüklerle yüklü olduğu gözlenen matematiğin,
aynmı zamanda, temelde bir bütün oluşturduğu bilinci uyanmıştır. Bunalımı aşma
yolundaki çaba ve arayışların hemen hepsinde bu ortak bilincin etkisini bulmaktyız.
Matematiğin pekiştirilmesine yönelik bu çabada "mantıksal" diyebieceğimiz bir
yaklaşımdan daha söz edebiliriz. Richard Dedekind'in çalışmasında kendini gösteren bu
yaklaışm, Peano, Frege ve Russell gibi mantıkçı-matematikçilerde daha belirgin bir
karakter kazanır.
Daha çok gerçel sayılara ilişkin teorik çalışmasıyla tanınan Dedekind, diferansiyel ve
integral hesapları aritmetik bir temele oturtmaya yönelir. Mantıksal çözümlemeyi içeren
bu temellendirme, Peano ile önemli bir dönüm noktasına ulaşır.
Mantıksal çzöümlemeye verdiği tüm öneme karşın, matematiğe ilişkin de olsa,
mantıksal ya da felsefi sorunlar Dedekind'in ön planda tuttuğu sorunlar değildi. Bu tür
sorunlar, gene bir matematikçi olan İtalyan G.Peano'da önem kazanır. Öyle ki,
matematiğin temelleri giderek onun başlıca uğraş konusu olur.
Peano da, Dedekind gibi, kavram ve yöntemlerle üstünkörülükten kurtulma, daha kesin
ve belirgin olma çabasındaydı. Matematik'te sağduyu ile sezgiye gereğinden fazla yer
verilmesi tutumuna karşıydı. Hem sayı, hem fonksiyon kavramlarına, sezgisel anlamları
ötesinde, daha kesin tanımlarla daha belirgin anlatımlar verilmeliydi. Soyut matematik,
sağduyu ve sezgiye dayanan gelişigüzel bir çalışma olamazdı; tersine, kendi içinde
yeterli, formel ya da mantıksal bir sistem olmalıydı. Euclid'in geometride gerçekleştirdiği
aksiyomatik kuruluşu, Peano aritmetikte ve giderek analize gerçekleştirmeye
koyulmuştu. Ancak o, Euclid sisteminde bilinen kusur ve eksikliklerden sakınma
çabasındaydı. Ona göre, ne aksiyomlar zorunlu, apaçık doğrulardır; ne de ilkel terimler
anlamları sezgisel ya da tanımla belirlenebilecek nesnelerdir. İlkel terimlerle onlara
ilişkin özellikleri dile getiren aksiyomlar bir kez saptandıktan sonra geriye, teoremleri salt
mantııksal yoldan çıkarsama kalır. Peano bu amaçla sıradan dil yerine, kullanışılığı
nedeniyle hemen benimsenen, simgesel bir dil önerir. Aynı şekilde, çıkarımların önceden
konmuş kesin mantıksal kurallar çerçevesinde tutulmasında ısrar eder. Böylece onun
öngördüğü sistem, belli dönüştürme kurallarıyla simgesel bir dile dayanan soyut bir
kuruluştur.
Matematiğin temellerini yoklama ve kurmaya yönelik girişimler 1890'lı yıllarda Frege,
Peano, Poincare, Russell, Hilbert vb. düşünürlerin çalışmalarıyla ortaya çıkar.
Tartışmalar çok geçmeden, "mantıkçılık", "sezgicilik" ve "formalizm" adlarıyla bilinen üç
öğreti çevresinde toplanır.


























