Asit Yağmurları
bilimselkonular tarafından yazıldı. Pazartesi, 06 Ekim 2008 13:20

Kükürt ve azot dioksitlerin atmosferdeki nemle birleşerek sülfirik ve nitrik asitli yağmur, kar ya da dolu oluşturması biçiminde kirliliğe verilen genel ad. Bu tür yağmurda tanecikler siste asılı olarak süspansiyon oluşturabilir ya da en kuru halde birikebilirler.
Süspansiyon : Bir katının bir sıvı içerisinde ya da havada (sis içinde) çözünmeden dağılmasıyla oluşan heterojen karışımlardır. Ayran,kahve,tebeşir tozu+su....

Asit yağmurlarının verdiği ileri sürülen zararın bir bölümünün aslında bazı doğal nedenlerden kaynaklandığı yapılan araştırmalar sonucunda anlaşılmışsa da,petrol ve kömür yanmasından oluşan kükürt dioksit ile otomobil motorlarından çıkan azot oksitin, asit yağmuru sorununu büyük ölçüde şiddetlendirdiği kesindir.
Kirliliğe yol açan tanecikler,kaynaklarından binlece kilometre uzağa rüzgarla taşınabilir.Sözgelimi A.B.D'nin kuzey doğusundaki asit yağmurlarına,Kanada'dan yayılanlar da katılmış,Kanada'nın doğusundaki kükürt içeren yağış,A.BD'den kaynaklanmıştır.
Bilim adamlarının tümü asit yağmurlarının denetlenmesi için biran önce yasalar çıkarılmasını istemektedirler.Ne var,ki söz konusu yasaların yol açacağı harcamalarçok yüksektir,bu yüzden de sorunun çözülmesi sürekli ertelenmektedir
Hava Kirliliği ve Asit Yağmurlarının İnsan ve Toprak Üzerine Etkileri
Yıllardır ayrıntılı araştırma konusu olmamış konulardan birisi olan asit yağmurları, son yıllarda yurdumuzda da etkisini hissettirmeye başlayan, meteorolojik hadiselerle atmosferden yeryüzüne inen ve insanlar üzerinde olumsuz etki bırakan kirletici elementler içeren yağmurlar olarak bilinir.

Endüstriyel faaliyetler, konutlarda ısınma amaçlı olarak kullanılan fosil yakıtlar, motorlu taşıtlardan çıkan egzoz gazları ve fosil yakıtlara dayalı olarak enerji üreten termik santraller, bu faaliyetleri sonucu havayı kirletmekte ve kükürt di oksit, azot oksit, partikül madde ve hidrokarbon yaymaktadır. 2 ile 7 gün arasında havada asili kalabilen bu kirleticiler, atmosferde çeşitli kimyasal ve fiziksel reaksiyonlara uğrayarak, zaman zaman çok uzaklara taşınabilmekte, atmosferdeki su partikülleri ve diğer bileşenlerle tepkimeye girerek sülfürüz asit (HSO), sülfürik asit (H2SO4) ve nitrik asit (HNO3) gibi kirletici maddelerin oluşumuna sebebiyet verirler. Çeşitli yanma olayları sonucu havaya karışan SO2, SO3, NOx gibi gazlar yağışla birleşip asit meydana getirebilmekte ve bunların yeryüzüne yağması ile asit yağmurları oluşmaktadır. Bunların yeryüzüne geri dönüşleri kuru ve yas asit depolanması sonucu olur. Yas depolamada atmosferde oluşan bütün ürünler, yağmur ve kar içinde çözünmüş halde yeryüzüne taşınırlar. Kuru depolamada ise atmosferdeki partiküllerin ve gazların yeryüzüne taşınması esnasında yağmur veya kar bulunmaz, sis içinde aerosol seklinde bulunurlar. Bu çerçevede belirtildiği gibi, yalnız yağmur değil, diğer bütün yağış biçimleri de asidik olabilmektedir Asit yağmuru toprağın kimyasal yapısını ve biyolojik koşullarını etkilemektedir. Toprağın yapısında bulunan kalsiyum, magnezyum gibi elementleri yıkayarak taban suyuna taşımakta, toprağın zayıflamasına ve zirai verimin düşmesine neden olmaktadır. Toprağın asitleşmesine en çok katkıda bulunan maddeler, atmosferde birikme sonucu toprağa geçen kükürt bileşikleridir. Azot bileşikleri ise bitkilerin özümseyeceği miktardan fazla olduğu zaman toprağın asitleşmesinde rol oynamaktadır.
Asitleşmenin çevre üzerinde dolaylı olmakla birlikte yine çok önemli etkilerinden biri de, endüstriyel faaliyetler sonucu oluşan asit nemidir. Toprağa ya da göl yataklarına inmiş cıva, kadmiyum ya da alüminyum gibi zehirli maddelerle tepkimeye girebilmekte ve normal koşullar altında çözünmez sayılan bu maddeler, asidik nemle tepkimenin sonucunda, besin zinciri ya da içme suyu yoluyla bitki, hayvan ve insana ulaşıp toksik etkiler yaratmaktadır. Ağaç köklerinin besin toplama yeteneğinin bozulmasının sorumlusu da gene asitleşme sonucunda toprakta harekete geçen alüminyumdur.
Asidik zerrecikler genellikle sülfür dioksit ve nitrik oksitlerin atmosferdeki yayılması ile oluşur. Sonuçta oluşan nitrik ve sülfürik asit diğer partiküller (toz, is, kurum, duman vs) üzerine yapışır. Bu partiküllerin direkt olarak solunması bu asidik yapıların doğrudan akciğerlere kadar gitmesine neden olmaktadır. Bu asidik yapıdaki tozlar ve gazlar nemli ve sıcak akciğer alueollerinde kimyasal olarak kana geçebilirler.
Asit yağmurlarının insanlar üzerindeki dolaylı etkileri yüzey ve içme suları, yer altı suları, toprak, ağır metaller, bitkiler ve balıklar üzerindeki etkilerine bağlı olarak bu unsurların kullanılması sonucunda uzun vadede insan bünyesinde asidik depolanmaya neden olur.
Asit yağmurlarının insan sağlığı üzerinde doğrudan ve dolaylı etkileri düşünüldüğünde ayrıntılı araştırmalara ihtiyaç olduğu açıktır. Bu doğrultuda Devlet Meteoroloji İsleri Genel Müdürlüğü olarak asit yağmurları olarak bilinen kirletici içeren yağışlar konusunda başlatılan araştırma çerçevesinde Aralık 1998 tarihinde Ankara Bölge Meteoroloji İstasyonundan toplanan yağmur numunelerinde yapılan analiz sonuçları
Ekonomik faaliyet, kıtlığa karşı yapılan bir savaştır. İnsan bu savaşta bir takım değerleri
üretip- tüketirken başka bir değer olan kaliteyi ÇEVRE’Yİ de tüketmektedir: Hava, su,
yeşil ve toprak gibi ...... Biri kirlendiği zaman beraberinde, zincirleme olarak, diğerleri ve bunlardan yararlanan insanlar da kirlenmekte ve yok olmaktadır.

Görüldüğü gibi hava doğal ve yapay etmenlerce kirletilmektedir. Yapay etmenlerin
t
emelinde insan bulunmakt
adır.Fabrikadan, evlerden ve araçlardan çıkan dumanlar
tarafından atmosfer durmadan kirlenmektedir
Bu kirlilik doğrudan olduğu gibi asit yağmurları yoluyla da bitkiye, insana, suya, toprağa
ve tasa etki etmektedir.
Termik santrallerde, ısıtmada ve endüstri kurumlarında kullanılan kömür atmosfere kül
(kadmiyum, çelik, kursun) CO2 ve SO2 yaymaktadır Dünyada olduğu
gibi Türkiye’de kömür ve petrol tüketimi giderek artmaktadır.
Artan taşıt sayısı da petrol tüketimini dolayısıyla atmosferdeki karbon monoksit gazini
yükseltmektedir.
Yanardağlar da havadaki SO2 ve CO2 gibi gazların miktarını arttırmaktadır.
Bu gazlar havadaki su buhari ile birl
eşirler;
H2O + SO2 --> H2SO4 (sülfirik asit) ve
H2O + NO2 --> HNO3 (nitrik asit)
olarak yere düşerler.
Hava kirliliği, ışınların yere ulaşmasını ve atmosfere yayılmasına da engelleyerek iklim
üzerinde olumsuz etki yapmaktadır.Asit yağışları yapraklardaki klorofilin bozulmasına
ve bitkinin sararıp kurumasına neden olmaktadır.
Bilindiği gibi bitkiler, fotosentez sırasında CO2 tüketir. Asit yağmurları, bitkileri kurutarak, diğer yandan atmosferdeki CO2 (karbondioksit) tutarının artması için ortam hazırlamaktadır. Başka bir anlatımla, bir olumsuzluk bir başka olumsuzluğu üretmektedir.
Biz bu asit yağışlarının etkilerini görebilmek için iki asamadan oluşan deneylere giriştik:
Birinci aşamada 16 saksıya kızıl çam, 20 saksıya fasulye ve nohut ekildi.
Kızıl çam ve fasulyeler 4’er saksıdan oluşmak üzere 5’er gruba ayrıldı. Her grup pH3, pH4,5, pH6, yağmur suyu ve çeşme suyu gibi asidik değeri farklı sularla sulandı. Çalışma 2 ay sürdü. Çalışmalara çeşitli sınıflardan 15 öğrenci katildi.
Çalışmalarımızda kullanılmak üzere, topladığımız yağmur suyunun asidik değeri ölçüldü: İlk yağış pH5,5, ikinci ve daha sonraki yağışlar pH6 olarak saptandı. Bu da bize hava kirliliği ve onun oluşturduğu asit yağmurlarının çevremizde bir realite olduğunu kanıtlamaktadır.
Ülkemizde son yıllarda, olumsuz gelişmelere asit yağmurları da eklenmiştir. Asit yağmurları yüzünden asidik hale gelen topraktan besin kaybı kolaylaşırken aluminyum gibi ağaç köklerine zararlı maddelerin biriktiği görülmüş bulunuyor. Amerika’da bazı yıllarda görülen ağaç kayıpları üzerine çalışmalar yapılarak bu olayın temel mekanizmaları aydınlatılmaya çalışılıyor. Hatta bu konuda araştırma yapmak üzere Kanada ile ortak bir çalışma başlatılmış durumda.
Asit yağmurları sanayi şehirlerimizde yani karbondioksit in fazla olduğu yerlerde,hava akımının olmadığı yerlerdedir.Ülkemizde buna en iyi örnek Manisa'dır.
Birleşmiş Milletler'in yayınladığı bir rapor, İngiltere'deki ağaçların %25'inin asit yağmurlarından etkilendiğini ve bu oranın gittikçe artığını yazmaktadır. Başka bir raporda da; yeryüzündeki 800 milyon hektar yağmur ormandan 330 milyonunun Brezilya'da bulunduğu, ekonomik meselelerinden dolayı insanlar tarafından son bir yılda 17 milyon hektarının yok edildiği, bu duruma bir çözüm bulunmazsa ve kesim bu hızla devam ederse, 2020 yılında, dünyanın oksijen deposu olan bu yağmur ormanların yok olacağı yazmaktadır.
Yorumlar (6)
Yorum yaz
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
Sözün özü
"Erdemi öğretmemek, öğrenmemek, adaletle karşılaştığında onu benimsememek ve iyi olmayanı değiştirememek; işte benim kaygılarım. "
Konfüçyüs
Yeni
Darülfünûn, Osmanlı eğitim tarihinde, yapısı ve eğitim programları bakımından klasik Osmanlı eğitim sistemindeki medreseden farklı bir sivil yüksek öğrenim müessesesi olarak kendini gösterir. Darülfünûn kurulması fikri, Tanzimat döneminde sivil talebe miktarının arttırılması için bir çözüm olarak ortaya atılmış ve ondokuzuncu asrın ortalarında bu konuda teşebbüsler başlamıştır.
Meclis-i Maarif-i Umumiye, Darülfünûn'un hedeflerini devlet hizmetini iyi bir şekilde yürütecek bilgili sivil memurlar (münevver bendegân) yetiştirmek olarak açıklamıştır. Bu eğitim modern bilimlerle yapılacaktır. Kasım 1846'da İtalyan asıllı İsviçreli mimar G. Fossati ile İstanbul'da Ayasofya civarında üç katlı bir darülfünûn binası inşası için anlaşma yapılmıştır. Bina 125 odalı ve Avrupa üniversitelerine benzer bir yapıda olacaktır. Ne yazık ki inşaat uzun yıllar tamamlanamamıştır. 1863 yılında dönemin sadrazamı Keçecizade Fuad Paşa'nın emriyle inşaatın tamamlanması beklenmeden, bitmiş olan bazı odalarda halka açık konferanslar şeklinde derslere başlanmıştır. İnşaat nihayet 1865 yılında tamamlandığında, darülfünûn için fazla büyük olduğu mülahazası ile bina, Maliye Nezareti'ne tahsis edilmiş ve darülfünûn için daha küçük bir bina inşası tasavvur edilmiştir. Darulfünun dersleri geçici olarak Çemberlitaş'ta kiralanan Nuri Paşa Konağı'nda konferans şeklinde devam etmiştir. Bu bina da Çemberlitaş bölgesinde çıkan büyük Hoca Paşa yangınında tamamen yanmıştır. 1869 yılında ikinci darulfünûn binasının inşaatı tamamlanmış ve burada derslere başlanmıştır. Aynı yıl (1869) eğitim sistemini bir bütün olarak yeniden düzenleyen Maarif-i Umumiye Nizamnamesi yayınlanmıştır. Bu nizamname ile yeni bir darülfünûn kurulmuştur.
Darülfünûn-ı Osmanî adı verilen bu "üniversite"nin nizamnamesinin hazırlanmasında büyük ölçüde Fransız modelinin etkisi bulunmaktaydı. Nizamnameye göre Darülfünûn-ı Osmanî Felsefe-Edebiyat, Ulûm-ı Tabiiye-Riyaziye ve Hukuk olarak üç ayrı şubeye ayrılmıştı. Üç yıl öğretim, bir yıl bitirme tezi olarak toplam dört yıllık eğitim veren Darülfünûn-ı Osmanî'ye on altı yaşını doldurmuş, idadî mezunu veya o derecede bilgisi olan talebelerin alınması öngörülmüştür. Her bölümün detaylı olarak ders programları hazırlanmış, mezuniyet tezi, müderrislik tezi gibi araştırmaya dayalı çalışmalara da yer verilmiştir. Müze, kütüphane ve laboratuar gibi kısımların da açılmasına karar verilmiş; dersler Fransız modeli üzerine kurulmuştur. Felsefe-Edebiyat Şubesi'nin programında Şark dillerinden Arapça ve Farsça ile Batı dillerinden Fransızca, Latince ve Yunanca dilleri de bulunmaktadır. Ayrıca Hukuk Şubesi'nde İslâm ve Roma hukukunun bir arada okutulması öngörülmüştür. Bu iki şubede İslam ve Batı kültürü ile ilgili disiplinlerin bir arada öğretilmesi Tanzimat aydınının yaratmaya teşebbüs ettiği yeni Osmanlı kültür sentezinin ilk işaretleridir.
1869'da öğretime başlayan Darülfünûn'a kayıt için müracaat eden bin kadar talebeden imtihanla sadece 450 tanesi kabul edilmiştir. Darülfünûn aynı yıl Sadrazam Ali Paşa, Maarif Nazırı Safvet Paşa ve diğer devlet ileri gelenlerinin hazır bulunduğu büyük bir merasimle açılmıştır. Başına Hoca Tahsin Efendi getirilmiştir. Klasik medreseden yetişmiş ve Paris'te açılan Mekteb-i Osmanî'de hocalık yapmış birinin bu makama getirilmesi "İslam ile Batı" ve "eski ile yeni" arasında uyumlu bir denge kurulması ve İslam ile Batı kültürleri arasında ortak bir zemin bulunması amacını gütmektedir. Tahsin Efendi'nin teşebbüsleri bu ikisi arasındaki çekişmeyi ayakta tutmaktan çok, yeni eğitim sistemini öne çıkararak, iki görüşü birbirine yaklaştırıp, iki farklı dünya arasında bir sentez arayan Tanzimat aydınlarını tatmin etmeye mahsus bir adımdı.
Ancak kitap ve hoca eksikliği, malî kaynakların azlığı gibi sebeplerden üniversite eğitimine başlanılması için gerekli şartlar hazır değildi. Darülfünûn-ı Osmanî'de nizamnamede belirtilen esaslar tam olarak yerine getirilememiş ve şubelerdeki eğitim düşünüldüğü gibi uygulanamamıştır. Her üç şubede de aynı ders programı uygulanmaya mecbur kalınmış ve öğrenciler aynı dersleri takip etmişlerdir. Bundan dolayı darülfünûn kurmadaki ikinci teşebbüs de meyvelerini veremeden sona ermiştir.
1873 yılında dönemin Maarif Nazırı Safvet Paşa, Galatasaray'daki Mekteb-i Sultanî müdürü Sava Paşa'yı, hazineye yük olmamak kaydıyla, yeni bir darülfünûn kurmakla görevlendirmiştir. Kurulması tasarlanan darülfünûn, bu sefer, 1868'den beri faaliyette bulunan Galatasaray Mekteb-i Sultanîsi'nin temeli üzerine oturtulmaya çalışılmıştır. Böylece bir orta eğitim müessesesinin gövdesine bir yüksek eğitim filizi aşılanması hedeflenmiştir.




























