Doğa yasalarını daha iyi anlamak için bir bilim¬ci nasıl çalışır? Bu sorunun yanıtını vermek için geçmişte onların nasıl bir çalışma yöntemi izleye¬rek bilimi bugünkü düzeyine getirdiklerine bir bakmak yeter. Bu büyük bilimcilerin çalışma yön¬temlerinden öğreneceğimiz çok şeyler bulunabi¬lir. Onların deneyimlerinden yararlanabiliriz. Zira geçmişte bilim adamlarının ilgilendiği problemler¬le bugün çözmeye çalıştığımız problemler arasın¬da birçok ortak nokta bulunmaktadır,
Fiziksel bilimlerde çalışan kuramcı bilim adam¬larının izledikleri yöntemleri ikiye ayırmak müm¬kündür:
1- Deneysel yöntem,
2- Matematiksel yöntem.
Deneysel yöntemi benimseyen kuramcı bilim adamları çalışmalarında deneysel verilerden yara¬lanırlar. Onun için, sürekli deneycilerle yakın te¬masta bulunurlar, onların elde ettiği sonuçlan sü¬rekli izlerler. İlginç buldukları sonuçlan geniş kapsamlı bir analize ve tatmin edici bir değerlen¬dirmeye tabi tutarlar.
Matematiği kullanarak kuramsal çalışma yapan bir bilim adamı, öncelikle mevcut teorileri incele¬yerek eleştirisini yapar, Kusurlarını ve yetersizlik¬lerini ortaya koymaya çalışır. Bu kuramları kusur¬larından arındırarak kapsamını genişletmeye çalı¬şır veya geliştirme olanaklarını araştırır. Burada önemli bir husus, bunları yaparken, teorinin bü¬yük başarılarını yok etmeden düzeltilmesine özen göstermektir.
Var olan bu iki yöntem arasında kesin bir ay¬rım yapmak bilim adamları açısından zordur. Bu yöntemleri ayrı ayrı kullananlar olduğu gibi, her ikisini de kullanan, bu yöntemlerden çalışmaların¬da yararlananlar bulunmaktadır. Başka bir deyiş¬le, bu iki ana yöntem arasında, diğer yöntemlerin bir derecelendirilmesi yapılabilir. Benimsenecek yöntem, çalışılacak konuya sıkı sıkıya bağlıdır. Hakkında çok az şey bilinen bir konuda, insanın bir çıkış yolu bulabilmesi için deneylere dayalı bir yöntemi benimsemesi daha uygun olur. Yeni bir konuda çalışmak isteyen birisinin yapacağı ilk iş, bu konuda deneysel fizikçilerin yayınladığı tüm verileri toplayıp bir sınıflandırma yapmak olmalı¬dır.
Örneğin, geçen yüzyılda kimyada periyodik cetveller ile ilgili bilgimizin nasıl geliştiğine bir ba¬kalım. Önce deneysel veriler toplandı ve düzen¬lendi. Sistem yavaş yavaş yapılandıkça ona duyu¬lan güven de sürekli bir biçimde arttı. En sonun¬da periyodik cetvel aşağı - yukarı tamamlandığı zaman, arada kalan boşluklardan yararlanarak o güne kadar bilinmeyen diğer elementler ortaya çı¬karıldı. Bu yoldan varlıkları kestirilen bütün ele¬mentler daha sonra doğada teker teker bulundu.
Son zamanlarda benzer bir durumla yüksek enerji fiziğinde de karşılaşıldı. Gözlenen tüm te¬mel parçacıkların periyodik cetvele benzer bir sis¬tematiği yapıldı. Aralarındaki boş kalan yerlerde bulunması gereken parçacığın tüm Özellikleri ön¬ceden kestirildi ve sonra doğada var mı yok mu diye araştırılması yapıldı. Bunların büyük bir ço¬ğunluğunu zamanla laboratuarda gözlemek mümkün oldu.
Bilimin çok az bilinen bir bölgesinde çalışan bir bilim adamı, yanlış olabileceğini bile bile aşırı spekülasyon yapmak istemiyorsa, gözünü deney¬sel çalışmaların sonuçlarından ayırmamalıdır. Ama bu spekülasyon yapılmasın anlamına gelmez. Ba¬zen bir konuda yapılan bir spekülasyonun sonu¬cu yanlış bile olsa, dolaylı olarak yararlı ve eğlen¬celi de olabilir. Bu türden görüşler bilim adamları arasında uç fikirler olarak nitelendirilir. Aslında yeni, ilginç fikirler olarak görüp onlara zihnimizi açık tutmalıyız. Özetle, spekülasyona tamamen karşı olmamalıyız, ama ona fazla önem de verme¬meliyiz.
Spekülasyonun çok fazla yapıldığı bir çalışma alanı da kozmoloji'dir. Devam etmek için elde çok az sağlam gerçekler olmasına rağmen, kuram¬cılar bazı varsayımlara dayanarak evren için deği¬şik modeller kurmaya çalıştılar. Bu modellerin da¬yandığı temel unsurlardan biri doğa yasalarının evrenin başından beri hep aynı olduğudur. Bu bir varsayımdır, kanıtı elimizde yoktur. Bu nedenle bu modeller muhtemel ki yanlış da olabilir, Doğa yasalarının özellikle doğanın temel sabitlerinin kozmolojik zaman içinde değişmediğini nasıl bile¬biliriz. Böyle değişmelerin olabileceği düşüncesi şüphesiz modelcileri çok rahatsız etmektedir.
Bir konuda artan bilgi ile bir çalışma zeminine sahip olan insan, matematiksel yöntemlerin üzeri¬ne doğru daha fazla gidebilir. Matematiksel güzel¬liği elde etme arzusu insanın sahip olduğu bir motivasyondur. Kuramcı bilim adamları, ortaya koydukları kuramların matematik formülasyonunun bir matematiksel güzelliğe sahip olmasına önem veriler ve buna olan gereksinimi kurama duyulan bir güven unsuru olarak kabul ederler. Aslında her kuramın betimlenmesinin matematik¬sel bir güzellikte olmasını zorlayan bir neden yok¬tur, fakat geçmişteki deneyimler onun çok fayda¬lı bir şey olduğunu kanıtlamış bulunmaktadır.
Örneğin, görelilik kuramının öyle evrensel ola¬rak benimsenmesindeki neden onun sadece de¬neysel verilerle uyumlu olması değil, sahip oldu¬ğu matematiksel güzelliktir. Doğa yasalarında ma¬tematiksel güzellik fikri, fiziksel dünyanın mate¬matik vasıtasıyla betimlenebileceği gerçeğine da¬yanır. Bu konuda ünlü düşünür Jean's Maxim di¬yor ki, "Evrenin büyük mimarı şimdi saf bir mate¬matikçi olarak görünmeye başladı". Matematiksel güzellik fikri insanın sahip olduğu yüce duygu¬lardan biridir.
YÖNTEMİN BAŞARISI
Bir kuramcının bilimsel çalışmalarında İzleye¬bileceği üç ana yöntem vardır:
1. Tutarsızlıkları gidermek,
2. Önceden ayrı olan kurumlan birleştirmek,
3. Deneysel verileri kullanarak fenomolojik kuramlar yapmak. Bir başka deyişle, gözlemleri be¬timleyen matematiksel formülasyonlar üretmek ve bu formulasyonları veren fiziksel modeller geliştirmek.
Birinci yöntemin başarılı sonuçlar verdiği bir¬çok örneği biliyoruz. Maxwell'in yaşadığı dönem¬de Elektromagnetik Teori'nin temel denklemleri arasında bir tutarsızlık vardı. Bu tutarsızlığı gör¬mek ve onları düzelterek tutarlı bir sistem haline sokmak için, Faraday'm ve diğerlerinin gözlemle¬rini sentezleyecek olan Maxwell'İn üstün dehası¬na gerek vardı. Yapılan düzeltme, o zamanlarda bilinmeyen, fakat ardından deneysel olarak tüm ayrıntılarıyla doğrulanan yeni fiziksel olaylar İçer¬mekteydi. 1865'deki Maxwell’in bu göz alıcı kat¬kısı, yer değiştirme akımını Ampere yasasının içi¬ne yerleştirmekten ibaretti. Ampere yasasına yapı¬lan bu gerekli ekleme, elektromagnetik dalgalar kavramının doğmasına neden oldu ve böylece ışı¬ğın da bir elektromagnetik dalga olduğu kanıtlan¬dı. Klasik fizikteki bu gelişmeler, 19- yy. Sanayi Devriminin doğmasına neden oldu. İngilizler de bu sayede üzerinde güneş batmayan bir dünya imparatorluğu kurdular.
19- yy- sonlarında siyah cismin ışıma ve soğur¬ma spektrumu eğrilerine uyan eğriler elde edile¬bilmek İçin bilinen, elektromagnetik ve istatistik teorileri kullanılarak birçok model geliştirildi. Fa¬kat bunların hiçbirinden siyah cismin deneysel ışı¬ma eğrisine uyan bir eğri elde edilemedi. Bu ku¬ramdaki tutarsızlığın nereden kaynaklandığını araştıran Max Planck, doğru sonucun ancak ışığın enerjisinin sürekli değil, kuantumlu olduğu varsa¬yımı yapıldığında elde edilebildiğini gördü. Yani. Max Planck kaderin zoruyla istemeyerek ışığın dalga niteliklerinden Ödün vererek siyah cisim ışı¬masını açıklayabilmiştir. Böylece İçinde yaşadığı¬mız yüzyılın fiziği Kuantum Fiziği'nin doğmasına neden olmuştur. Bu konudaki örnekleri daha da çoğaltmak mümkündür.
Örneğin Modern lazerlerin doğmasına neden olan Einstein'ın önerdiği uyartılma yoluyla ışıma, yine Einstein'ın Özel Görelilik (Rölativite) Kuramı ile Newton gravitasyonunu birleştirmesiyle elde ettiği "evrensel kütleçekim yasası'' yani, Genel Görelilik Kuramı bugün kozmolojik araştırmalar¬da yararlanılan temel bir kuramdır.
İkinci yöntem birincisi kadar henüz çok başa¬rılı olamamıştır. Bu metodun amacı, doğanın dört temel kuvveti olan kütleçekimi, zayıf çekirdek, elektromagnetik ve kuvvetli çekirdek kuvvetlerini birleştirerek bir tek kuvvet elde etmektir.
Einstein'ın başlattığı ve bugün de devam eden önemli bir çalışma, Einstein'ın genel görelilik ku¬ramı ile kuantumlu alanlar kuramının birleştiril¬mesiyle ilgilidir. Bu ikinci kuram, kütleçekim kuv¬veti dışındaki diğer üç temel kuvveti içine almak¬tadır. Bu başarılabilirse, dört temel etkileşme kuv¬veti uzay-zamanın dinamik geometrisinin ortak kavramlarıyla betimlenebilecektir. Einstein bu so¬runu çözebilmek için bütün ömrünü verdi, fakat başaramadı. Bugüne kadar bu dört temel kuvve¬tin birleştirilmesiyle ilgili tüm girişimler "onların uyuşmaz olduklarını daha çok ortaya koymaktan başka bir işe yaramadı" biçimindeki düşüncelerin taraftar bulmaya başladığı bir sırada, bu konuda güzel bir gelişme, fizik dünyasında yeni bir umu¬dun doğmasına neden oldu. 1979'da Nobel fizik ödülünü bu alandaki çalışmalarıyla alan Weinberg - Salam "Zayıf çekirdek kuvveti ile elektromagne¬tik kuvveti" birleştirmeyi başardılar.
Ayrı kuramları (etkileşmeleri) birleştirmek için doğrudan yapılan girişimlerin sonuç vermesi çok zor gibi görünüyor. Sonunda bir başarı gelecekse bunun doğrudan değil, dolaylı yoldan gelme ola¬sılığı daha fazla gibi. Bu görüşümüzü destekleyen pek çok örneğe fizikte rastlamak olasıdır.
Üçüncü yöntem, ikinci yöntemin aksine, fizik¬sel bilimlerde çok başarılı olduğunu kanıtlamış bulunuyor. Bir örnek olarak, Bohr'un Hidrojen atom kuramı verilebilir. Bohr açısal momentumun kuantumlu olduğunu varsayarak elektronun ener¬jisinin kuantumlu olduğunu gösterdi. Buradan da Hidrojen atomunun spektrumunu başarılı bir bi¬çimde analiz etti. Dikkat edilirse Bohr burada hiç¬bir hesaplama yapmadı sadece sonucu bir şans eseri kestirdi. Sonradan Bohr'un hipotezlerinin yaklaşık olarak doğru olduğu, kuantum mekaniği¬nin daha kesin kuramlarının sonuçlarıyla ortaya çıktı.
İnsanın deneysel veya matematiksel yöntemi izleyip izlemeyeceği geniş olarak üstünde çalışı¬lan konuya bağlıdır. Fakat tam böyle de olmaya¬bilir. O biraz kişiye bağlıdır. Kuantum mekaniği¬nin keşfinde rol oynayan iki fizikçi buna iyi bir ör¬nektir. Modern kuantum mekaniğinin doğuşu sı¬rasında iki kişinin katkısının çok büyük olduğu görülür. Bunlar Heisenberg ve Schrödinger'dir. Heisenberg, Arnold Sommerfeld'in yanında Mü¬nih'te doktorasını yaptıktan sonra 1926 yılında bu dönemin en büyük Alman fizikçilerinden olan Max Born ve asistanı Pascual Jordan'ın yanında asistan olarak çalışmaya başlar. Heisenberg de¬neysel verilere dayalı bir çalışma yapmaktadır. Hidrojen spektroskopisi ile uğraşırken, geçiş gen¬liklerinin basit bir takım sayı dizileriyle verildiklerini farketmiş ve bunu o dönemin deneyimli fizik¬çilerinden hocası Born'a göstermiş. Born, bu dizi¬lerin matrislerden başka bir şey olmadığını farket¬miş. Born, Heisenberg ve Jordan bir araya gele¬rek, şimdi matris mekaniği dediğimiz anlatımı ge¬liştirmişler. Yani kuantum mekaniğini, matrislerin zaman içerisindeki değişmeleri cinsinden bugün bildiğimiz şekliyle formüle etmişler.
Aşağı yukarı aynı yıllarda Zürich'te kendi ba¬şına çalışan Avusturyalı fizikçi Ervin Schrödinger var. Klasik fiziği daha çok özümsemiş bir İnsan. Heisenberg gibi deneycilerle pek yakın teması yok. Hidrojen atomunun spektroskopik verilerin¬den pek haberi olmadığı anlaşılıyor. O matema¬tiksel metodu kullanarak bir atomun elektronunu tarif etmek, spektral frekansların değerlerini bul¬mak için kendi adıyla anılan "Schrödinger dalga denklemi" ni çıkarmayı başardı. 1926 yılı Aralık ayında Noel tatiline gittiği bir sırada oteline kapa¬nıp 3-4 makalelik bir dizi halinde bugün bildiği¬miz kuantum mekaniğinin dalga mekaniği formülasyonunu tamamladığını söyler, O sırada, İngilte¬re'de Cambridge'de 25 yaşında başarılı bir fizikçi olan Paul Dirac kısa bir süre içinde Heinsenberg ve Schrödinger'in bize sunduğu kuantum mekani¬ğinin iki ayrı formalizminin, (her ne kadar Schrö¬dinger tarafından 1926 yılında eşitlikleri gösterilmiş ise de) birbirine eşit olduklarını farklı bir yol¬dan gösterdiği gibi, Kuantum mekaniğinin çok daha güçlü, sonsuz boyutlu vektör uzaylarına da¬yanan soyut bir formulasyonunu da geliştirmeyi başardı. Bundan sonra kuantum mekaniğindeki gelişmelerde büyük bir ilerleme oldu.
EINSTElN'IN METOLOJİSİ
Bu yüzyılın başlarında kuramsal fizikte altın çağ başladığı zaman, adı henüz bilim dünyasında hiç duyulmamış bir fizikçi vardı. Bu, Annalen der Physık'm 1905 tarihli sayısında "fotoelektrik ola¬yı", "Brown hareketi" ve "özel görelilik" ile İlgili ünlü üç çalışmasını birden yayınlayarak üne kavu¬şan Albert Einstein'dır. Onun fizikteki hayat boyu çalışmaları bilimin felsefesi ve yöntemleri üzerin¬de büyük etki yaptı. Einstein'ın kendisi bilimci-filozoftu.
O hayranlık uyandırıcı bir şekilde felsefeyi kul¬lanarak bugün modern bilimin önemli bir kısmı olan buluşlarını yaptı ve bunlar insanlık aleminin evrene bakış açısını kökten değiştirdi. Hiç şüphe yok ki, Einstein çok özel bir bilim adamıdır ve bir benzerini bilim tarihinde görmek, bulmak olası değildir. O, Planck'ın buluşunun önemini ilk kav¬rayanlardan biridir ve bunu fotoelektrik olayının mekanizmasını açıklamada başarıyla kullanarak Nobel Fizik Ödülü'nü almaya hak kazanmıştır. İs¬tatistik mekaniğe de çok önemli katkılar yapmış¬tır. Kuantum fiziğinin ilk öncülerindendir. Fiziksel olayların özünü kavramakta olağanüstü yeteneğe sahip idi. Hiçbir kısa özet, onun fiziğin temel problemlerine yaptığı çok sayıda derin katkıları anlatmaya yetmez. Onun Genel Görelilik Kuramı, bütün zamanların en yeterli, en akıllı yapıtların¬dan biri olarak durmaktadır.
Einstein bilime yepyeni bir yöntem getirmiştir. Einstein'ın Metodolojisi "modern bilimsel şüpheci¬lik" olarak göz önüne alınabilir. Einstein'daki şüp¬hecilik duygusu, fizikte yerleşmiş bir takım temel kavramları, yeni gözlemler altında yeniden ele alıp inceleme ve sorgulama gereksinimini doğur¬muştur.
Kuramcı fizikçilerin çalıştığı atmosferi iyi anla¬yabilmek için görelilik kuramının büyük etkisini takdir etmemek mümkün değildir. Uzun ve zor bir dünya savaşının ardından görelilik kuramı büyük bir etkiyle bilimsel düşünce dünyasında bir bomba gibi patladı. Herkes savaşın stresinden uzaklaşmak için göreliliğin ve kuantum kuramının altında yatan felsefeyi ve düşünceyi büyük bir is¬tekle öğrenme çabasına girişti. Heyecan, bilim ta¬rihinde görülmemiş derecede, tahminlerin çok üs¬tünde idi.
Öte yandan aynı zamanda fizikçiler atomun kararlılığının esrarını anlamaya çalışıyorlardı. Her¬kes gibi, Schrödinger de yeni fikirlere kapılmıştı. Kuantum mekaniğini görelilik kavramının çerçe¬vesinde geliştirmeye çalıştı, fakat başaramadı. Uzay-zamanda her şeyi vektör ve tensörlerle ifade etme zorunluluğu vardı ve bu bir şansızlıktı. Rölativistik kuantum mekaniği için zaman henüz tam olgunlaşmamıştı. Bu yüzden Schrödinger'in çaba¬sı başarısızlıkla sonuçlandı; ama bizce, sadece bu¬luşu gecikmiş oldu.
Schrödinger, De Broglie'nin parçacıkları ve dalgaları birleştiren o güzel fikirlerini rölativistik bir yoldan çalışıyordu. De Broglie'nin düşüncesi sadece serbest parçacıklara uygulandı ve Schrö¬dinger onu bir atomun bağlı elektronuna genel¬leştirmeye çalıştı. En sonunda bunu rölativistik ça¬tıya bağlı kalarak başardı. Fakat kuramını hidrojen atomuna uyguladığı zaman, deneyle uyuşmadığı¬nı gördü.
Uyuşmazlığın o zamanlar henüz bilinmeyen elektron spinlerinin hesaba katılmamasından ileri geldiği, kısa bir süre sonra Dirac tarafından kanıt¬landı. Schrödinger'in kuantum kuramıyla özel rölativite kuramını birleştirme çabalarının sonuçları, Dİrac'a doğru kuram oluşturmada büyük katkı yapmıştır. Sonunda, Schrödinger farketti ki, kura¬mının, rölativistik olmayan yaklaşımlar için doğru olan kuramlardan bir farkı yoktur.
Bu hikâyeden çıkarılacak ders şudur: insan Çok fazla şeyi bir evrede tamamlamaya çalışma-malıdır. Fizikte, insan mümkün olduğunca güç¬lükleri birbirinden ayırmalı ve sonra tek tek düze¬ne koymalıdır.
FİZİKSEL SİSTEMLERİN İNCELENMESİNDE BENİMSENEN STRATEJİ
Bir temel bilimcinin fiziksel bir sistemin incele¬mesini yaparken izlemesi gereken belli bir stratejinin bulunması gerekir. Fakat bu konudan konu¬ya değiştiği gibi, bilimciden bilimciye göre de de¬ğişebilir. Geçmişte büyük buluşlar yapmış, temel bilimlere büyük katkılarda bulunmuş bilim adam¬larının çalışmalarına baktığımız zaman onların be¬nimsediği ve bizlerin de bugün genelde kendimi¬ze rehber edindiğimiz temel araştırma stratejileri¬ni şöyle özetlemek mümkündür:
1- Kuramcılar, deneysel çalışmaların sonuçla¬rıyla yakından ilgilenmelidirler. Araştırma yaptık¬ları bir konuda deneylerin sadece bir grubuyla de¬ğil, diğer bütün deneylerin gelişmeleriyle de ya¬kından ilgilenmelidirler. Ancak böyle yapıldığında kalıcılığı olan, kapsamı geniş, deneysel verilerle daha uyumlu olan, hatta yeni öngörülerde bile bulunabilen kuramlar geliştirmek olasıdır. Bu yol¬dan geliştirilmiş gerçek iyi bir kuram, öngörüleri¬ni doğrulamak için yeni ve İlginç deneylerin ya¬pılmasını da önerebilir. Kuramcılar, deneysel ça¬lışmaların sonuçlarıyla yakından ilgilenmelidirler.
2- Bir bilimci başkalarının çalışmaları hakkında bir dereceye kadar şüpheci olabilir, fakat aynı ala¬na yönelik çalışmalara tamamıyla ilgisiz bir tutum¬da da olmamalıdır.
3- Bilimciler yeni düşüncelere açık olmalıdırlar. Bilimde tutuculuk İyi değildir, bilimin ilerlemesini önler.
4- Fizikte bir sistemin analizinde, basit sistemlerin özelliklerinden her zaman yararlanabiliriz. Bir sistemin incelemesinde araştırmacı, onun dav¬ranışını etkileyen her tür faktörü (unsuru) ayrı ay¬rı ele almak ister. Bu faktörlerin her biri asıl sis¬temle bazı yönden ilişkilidir, fakat bunların ancak birkaç tanesinin sistemin davranışına olan etkisi hayatî öneme sahiptir. Daha basit olarak, bu sis¬temlerin özellikleri iyice anlaşılıncaya kadar basit sistemlerin Özelliklerinden yararlanarak incelenmelidir. Bir başka husus da, fiziksel bilimlerde çalışmak için kişinin iyi derecede matematik bilmesidir. Bi¬lindiği gibi matematik, fiziksel bilimlerin dilidir.
Gerçekten matematik, fiziksel sistemlerin incelen¬mesinde nicel mantıksal ilişkilerin izlenebilmesi için önemlidir. Tüm bunun gibi ilişkileri yöneten kurallar matematiğin konusudur. Böylece, mate¬matik işlemlerinin ve kurallarının çoğu uygulama¬da fiziksel bilimlerin anlaşılmasına doğrudan bü¬yük katkı sağlar. Deneysel bulguların analizinde, yasaların formüle edilmesinde, hareket denklem¬lerinin çıkarılması ve çözülmesinde hep matema¬tikten yararlenırız. Fiziğin neredeyse tamamını diferansiyel denklemlerle temsil etmek olasıdır. Uygulamalı matematiğin birçok kuralı ve yöntemi fiziksel bilimlere doğrudan uygulanabilmektedir. Bilimdeki yeni gelişmeler matematikteki gelişme¬lere çok yakından bağımlı hale gelmiş bulunuyor. Bugün fizikte birçok problemin çözülebilmesi için mevcut matematiğin yeterli olmadığı gibi düşün¬celer bulunmaktadır. Ama, bu demek değildir ki matematik, fiziksel bir bilim; veya tersi. Gerçekte, matematiksel bir tartışmadan bir sonuç elde ettiği¬miz zaman ilke olarak, sonucun deneysel doğru¬lanması ve onu elde etmek için kullanılan basa¬makların fiziksel anlamlarıyla yakından İlgileniriz.
Fiziksel sistemlerin incelenmesinde kullanılan stratejinin tüm bu karakteristik nitelikleri insan ak¬lının en güçlü buluşlarından biridir. Onun meyve¬leri İnsanlığın yaşam biçimini, düşüncesini, alış¬kanlıklarını tamamıyla değiştirmiş bulunmaktadır.
Uzunca bir süredir, fiziksel bilimlerin stratejisi¬nin kullanımı, bilimin bütün alanlarına yayıldı. Gerçekten, psikoloji, ekonomi ve sosyoloji gibi bazı alanlar bir dereceye kadar bilimsel stratejiden yararlandıkları için "bilimsel'' olarak nitelenmekte¬dirler. Her şeye rağmen strateji en başarılı olarak fizikte uygulanmaktadır. Zira fiziğin asıl ilgilendi¬ği göreceli olarak basit sistemler olduğu için özel¬likle uygundur. Kısacası, fizik en basit sistemlerle ilgilendiği için en sade bilimdir. Bu nedenle fizik, diğer bütün bilimlerin temelini oluşturmaktadır.
FİZİKSEL BİLİMLERİN KRALİÇESİ FİZİKTİR
• TFV, FİZİK Dergisi, Sayı 13, Temmuz 99
Prof. Dr. Süleyman BOZDEMİR
•